(6098 S. K. m. 52, 55, 56) (5510 S. K. m. 4, 5, 13) (818 S. K. m. 47) (6100 S. K. m. 353, 355) (6101 S. K. m. 2) (5521 S. K. m. 8) (YİBK 22.06.1966 T. 1966/7 E. 1966/7 K.)
Davacı işçi, iş kazası sonucu maluliyeti nedeniyle maddi ve manevi tazminatın davalı taraftan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı işveren, davada zamanaşımı olduğunu ve davanın mükerrer olarak açıldığını, olay nedeni ile davacının herhangi bir maluliyetinin bulunmadığını, maluliyet tespitinin ilgili mevzuata uygun olmadığını, davacının gerekli özeni göstermediğini, zamanında kontrol ve tedavi işlemlerini yaptırmadığını, bu nedenle maluliyetin ortaya çıktığını, dava konusu olayda müvekkilinin kusurunun bulunmadığını, kusurun tamamının kaza geçiren davacıda olduğunu beyan ederek davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
İlk derece Mahkemesi tarafından kararda belirtilen gerekçelerle “Davanın KISMEN KABULÜ ile;
a) Davacının iş kazası sonucu oluşan % 35 oranındaki maluliyeti nedeniyle 46.476,66-TL maddi tazminatın kaza tarihi olan 08/02/2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
b) Davacının iş kazası sonucu oluşan % 35 oranındaki maluliyeti nedeniyle kazadaki kusur durumu, davacının yaşı, yaşanan tedavi süreci ve ekonomik koşullar dikkate alındığında 25.000,00-TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 08/02/2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
Fazlaya ilişkin istemin REDDİNE” karar verilmiştir.
Karara karşı taraflar yasal süresi içinde istinaf yoluna başvurmuştur.
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle, hüküm altına alınan manevi tazminat miktarının oldukça az olduğunu beyan ederek, mahkemenin kararının kaldırılmasını talep etmiştir.
Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle, davacının demirbağ taşıma esnasında belini inciterek kazalandığını, bel incinmesinin iş kazası olarak kabulünün hatalı olduğunu, maddi tazminattan Borçlar Kanunu’nun 52. maddesi gereğince hakkaniyet indirimi yapılması gerektiğini, müvekkili Kurumun sürekli zarar eden bir kamu kurumu olduğunu, dava konusu kazada müvekkili Kurumun kusurunun bulunmadığını, hesap raporunun hatalı olduğunu, zarardan tüm peşin sermaye değeri düşülmediği takdirde sigortalı veya hak sahipleri aynı zarar için hem işverenden tazminatın tümünü almak hem de Kurumdan gelir almak yoluyla, bağlanan gelirlerin ilk peşin değerine uygulanan işveren kusuru sonucu ulaşılan miktar ile hüküm tarihine kadar yapılan artışları da kapsayan en son peşin değer arasındaki fark yönünden mükerrer yararlanma durumuna geleceğini, pasif dönemde tam yıl çalışarak gelir elde edeceği düşünülmesi ve zarar hesabı yapılmasının hatalı olduğunu, sigortalının 50-60 yaş arası dönemde yılın tamamını çalışarak geçireceği varsayımına göre hesap yapılmasının hatalı olduğunu, hükmedilen manevi tazminat miktarının fazla olduğunu beyan ederek mahkemenin kararının bozulmasını talep etmiştir.
Taraflar arasında, dava konusu kazanın iş kazası olup olmadığı, kusur oranı, hesap raporunun usulüne uygun düzenlenip düzenlenmediği, hakkaniyet indirimi yapılıp yapılamayacağı ve manevi tazminat miktarı konularında uyuşmazlık bulunmaktadır.
Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararın ödetilmesine dair davalarda (tazminat davaları) öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının iş kazası niteliğinde olup olmadığı tespit edilmelidir.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 13. maddesinde iş kazasının 4. maddesinin 1. fıkrasının a bendi ile 5. madde kapsamında bulunan sigortalılar bakımından bunları çalıştıran işveren tarafından, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve Kuruma en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesi ile doğrudan ya da taahhütlü posta ile bildirilmesinin zorunlu olduğu, iş kazasının işverenin kontrolü dışındaki yerlerde meydana gelmesi halinde bu sürenin iş kazasının öğrenildiği tarihten başlayacağı, Kuruma bildirilen olayın iş kazası sayılıp sayılmayacağı hakkında bir karara varılabilmesi için gerektiğinde Kurumun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları tarafından veya Bakanlık İş Müfettişleri vasıtasıyla soruşturma yapılabileceği bildirilmiştir.
İstinafa konu olayda, Sosyal Güvenlik Kurumu Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı’nın 27.04.2015 tarihli raporunda, dava konusu kazanın iş kazası olduğu belirtilmiştir.
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu uyarınca, işverenler iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçilerini karşılaşabilecekleri mesleki riskler ile buna karşı alınması gerekli tedbirler ve yasal hak ve sorumluluklar konusunda bilgilendirmek için gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar. Buna karşılık işçiler ise iş sağlığı ve güvenliği konusunda işvereninin aldığı her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.
Hükme esas alınan ve alanında uzman iş güvenliği uzmanları tarafından düzenlenen 19.10.2015 ve 08.02.2016 tarihli kusur raporlarında, davacı %30 oranında, davalı işveren ise %70 oranında kusurlu bulunmuştur.
Somut olayda hükme dayanak alınan bilirkişi raporları, 6331 sayılı Kanun'un öngördüğü koşulları gözönünde tutarak ve özellikle işyerinin niteliğine göre, işverenin, işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususları ayrıntılı bir biçimde incelemek suretiyle kusurun aidiyetini ve oranını hiç bir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde saptamıştır.
Gerek mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 47. maddesi, gerekse de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56. maddesi hükmüne göre, hakimin özel halleri gözönünde tutarak manevi zarar adı ile sigortalı ve/veya yakınlarına verilmesine karar vereceği bir para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.
Hakimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu, olayın ağırlığı, davacının sürekli iş göremezlik oranı, işçinin yaşı, olay tarihi gibi özellikleri gözönünde tutması, hükmedilecek tutarın manevi tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda olması gerektiği de söz götürmez ve yine 22.06.1966 gün 1966/7-7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde de açıklandığı üzere zarar görenin müterafik kusurunun varlığı halinde bu durumun manevi tazminatın takdirinde gözönünde bulundurulması gerekir.
Bu açıklamalar sonrasında somut olayda, tarafların sosyal ekonomik halleri, iş kazasının meydana geldiği tarih, tarafların kusur durumları ile davacının maluliyet oranı gözetildiğinde, yerel mahkemenin takdir edilen manevi tazminat miktarına ilişkin kararı da isabetlidir.
Tazminatın saptanmasında, zarar ve tazminata doğrudan etkili olan işçinin net geliri, PMF 1931 yaşama tablosundan tespit olunan bakiye ömrü, iş görebilirlik çağı, iş görmezlik ve karşılık kusur oranları, Sosyal Sigortalar tarafından bağlanan ilk peşin sermaye değeri gibi tüm verilerin hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde öncelikle belirlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Öte yandan, tazminat miktarının, işçinin olay tarihindeki bakiye ömrü esas alınarak aktif ve pasif dönemde elde edeceği kazançlar toplamından oluştuğu yönü ise söz götürmez.
İş kazası veya meslek hastalığı sonucu malul kalan işçinin aynı işinde çalışmaya devam etse dahi diğer işçilerden daha fazla çaba harcayacağı asıldır. 60 yaşından sonra elde edeceği yaşlılık aylığını da diğer işçilerden daha fazla çaba harcayarak elde edeceğinden yaşlılık aylığını aldığı dönemde de devam edecek olan maluliyeti nedeniyle zarara uğramadığı düşünülemez. Kaldı ki, sigortalıya bağlanan yaşlılık aylığında meslek hastalığı ve iş kazası kolundan alınan primlerin hiçbir etkisi bulunmamakta tamamen uzun vadedeki sigorta kollarından ödenen primler sonucu aylık bağlanmaktadır. Bu nedenlerle pasif dönemin de zarar hesabına dahil edilmesi ve yeraltı maden işçilerinin zararlarının tespitinde 50 yaşın ikmaline kadar yeraltındaki koşullar nazara alınarak yapılan ücretlerle, 50 ile 60 yaşları arasında yer üstünde tüm yıl asgari ücretle çalışıp gelir elde edeceği, 60 yaştan sonra bakiye ömrüne kadar (pasif dönemde), asgari ücret esas alınarak yapılması gerekir.
Mahkemece hükme esas alınan hesaba ilişkin bilirkişi raporunun yukarıdaki ilkeler gözetilerek düzenlendiği anlaşılmaktadır.
Öte yandan, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Kanun'un 55. maddesinde, “destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez.” hükmüne yer verilmiştir. Ayrıca, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anılan Kanun'un 2. maddesine göre, “Türk Borçlar Kanununun kamu düzenine ve genel ahlaka ilişkin kuralları, gerçekleştirildikleri tarihe bakılmaksızın bütün fiil ve işlemlere uygulanır”. Yargıtay'ın yerleşmiş görüşleri, Kurumca bağlanan gelirlerin peşin sermaye değerinin ve geçici iş göremezlik ödeneklerinin hesaplanan zarardan indirilmesi, Kurumun rücu hakkının korunması ve mükerrer ödemeyi önleme ilkesine dayandığından, kamu düzenine ilişkin olarak kabul edilmiştir. Kaldı ki, 6098 sayılı Kanun'un 55. maddesi de emredici bir hükme yer verdiğinden gerçekleştiği tarihe bakılmaksızın tüm fiil ve işlemlere uygulanmalıdır. Hal böyle olunca da, Kurumca bağlanan gelirlerin ilk peşin değerinin (ve geçici iş göremezlik ödeneği miktarının) rücu edilebilecek kısmının hesaplanarak, bilirkişi raporunda belirlenen zarar tutarından indirilmesi gerekir. Bu halde, istinafa konu olayda, ilk peşin sermaye değerinin hesaplanan zarardan indirilmesi de usul ve yasaya uygundur.
Ayrıca, 6098 sayılı Kanun'un 55. maddesi gereği destekten yoksun kalma tazminatı ve bedensel zararlara ilişkin tazminatın belirlenmesinde, hesaplanan tazminattan miktar gözetilerek indirim yapılması imkanı bulunmamaktadır. Ancak, aynı Kanun'un 52. maddesinde, zarara hafif kusuru ile sebep olan tazminat yükümlüsünün tazminatı ödediğinde yoksulluğa düşecek olması ve hakkaniyetin de gerektirmesi halinde hakimin tazminattan indirim yapabileceği öngörülmüş olup, yukarıda da belirtildiği üzere, bu durum yani hakkaniyet indirimi yeni Türk Borçlar Kanunu'na göre ancak tazminat yükümlüsünün hafif kusuru halinde mümkün olacaktır. Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, iş kazası veya meslek hastalığına dayalı olarak sigortalının iş göremezliği nedeniyle hesaplanan maddi zararlarından hakkaniyet indirimi yapılabilmesi mümkün değildir.
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, vakıa mahkemesi hakiminin objektif, mantıksal ve hayatın olağan akışına uygun, dosyadaki verilerle çelişmeyen tespitlerine ve uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarına göre, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 355. maddesi uyarınca istinaf sebepleriyle sınırlı olarak ve resen kamu düzeni yönünden yapılan inceleme sonucu, ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı kanaatine varılarak, tarafların istinaf başvurusunun ayrı ayrı esas yönünden reddine dair hüküm kurmak gerekmiştir.
HÜKÜM: Tarafların istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353/1-b.1 maddesi gereğince ayrı ayrı ESASTAN REDDİNE,
Davacıdan alınması gereken 31,40 TL istinaf harcının peşin alınan 60,60 TL harçtan mahsubu ile bakiye 29,20 TL harcın davacıya iadesine,
Davalıdan alınması gereken 4.882,57 TL istinaf karar harcından peşin alınan 1.220,30 TL harcın mahsubu ile bakiye 3.662,27 TL istinaf karar harcının davalıdan alınarak hazineye gelir kaydedilmesine,
Davalı tarafça yapılan 35,30 TL istinaf yargılama giderlerinin davalı üzerinde bırakılmasına, kalan gider avansının davalıya iadesine,
Davacı tarafça yapılan 22,00 TL istinaf yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına, kalan gider avansının davacıya iadesine,
İstinaf incelemesi sırasında duruşma açılmadığından vekalet ücreti takdirine yer olmadığına,
Karar tebliği ile harç işlemlerinin ilk derece mahkemesince yerine getirilmesine,
Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda oybirliği ile 25.04.2017 tarihinde davalı yönünden kararın tebliğinden itibaren 8 gün içerisinde Yargıtay’da temyiz yolu açık olmak üzere; davacı yönünden 6763 sayılı Kanun ile değişik 5521 sayılı Kanun'un 8/3. maddesi gereği miktar itibariyle kesin olarak karar verildi. (¤¤)
Ankara BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
6. Hukuk Dairesi
Esas: 2017 / 725
Karar: 2017 / 837
Karar Tarihi: 25.04.2017